| | Üretsiz Blog oluştur
Temiz Bilgi - Ara Bul BloggumRSSYorum RSS

MSI K8MM-V Anakart Driver indir 

MSI K8MM-V Sürücülerini Driver

VIA 10/100 LAN Drivers XP

VIA Chipset 4in1 Drivers XP / Vista

VIA K8M800 VGA Drivers XP

VIA VT8237(R) SATA RAID Driver (For floppy driver) XP

VIA PIDE/SATA RAID Drivers & Utility XP

AMD Cool and Quiet Driver XP

VIA Smart5.1CH Sound Drivers for K8MM3-V/K8MM-V/P4MAM2-V XP

Asus P5GV-MX ses audio driver indir 

Asus P5GV-MX ses - audio driver

Asus P5GV-MX Audio Driver

Download

ATİ Radeon X1050 Serisi Driver XP, indir 

ATİ Radeon X1050 Serisi Driver XP

Driver İndir - Download

 

 


MSi Micro-Star MS 7255 MSi P4M890M-L/IL chipset audio vga driver, indir 

 MSi Micro-Star MS 7255 - MSi P4M890M-L/IL chipset-audio-vga-driver

MSI Micro-Star MS 7255, P4M890M-L/IL Anakartının sürücü/driver dosyaları.
Sürücüler Windows XP uyumludur.

Chipset Driver
VIA® P4M890 Chipset
VIA® VT8237A Chipset

Ses Driver
VIA HD Audio Codec VT1708 for VT8237A/VT8251

VGA Driver (ekran kartı)

Bakterilerde Transdüksiyon Ve Transformasyon 

Gözle görebildiği ile yaşamını sürdüren insanoğlu, beslenme ve diğer bir takım ihtiyaçları için canlılardan istifade etmiştir. Varlıkların sadece gözle görülenler ile sınırlı olduğu neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir kavramdır. Yanlışlığı, binlerce yıl içerisinde ortaya çıkmamış olan bu ifadeler zincirinin düzeltilme aşamasında bir çok bilgin rol oynamıştır. Zaman içerisinde hastalıklarla boğuşan insanoğlu, yanlış ifadeler neticesinde salgınların önüne geçememiş ve bu olaylar sonucu milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir.
Akşemseddin’in mikrop kavramını ortaya koyması, İbni Sina’nın Kanun ve Şifa adlı eserlerinde gözle görülemeyecek kadar küçük canlılardan bahsi; Avrupalıların yüzlerce yıl önünde seyreden olaylar dizesinden birkaç örnekten bir kısmıdır.
Louis Pasteur adlı bilginin mikroorganizmalardan bahsedip kuduz aşısını bulması, mikroskobun keşfi ile hücre kavramının tanımlanması; insanoğlunun son dönemleri içerisinde ifade edilmiş kavram hazinelerinden bir kaçıdır…
Elektron mikroskobunun keşfi ile beraber, bu kavramlar daha da nicel verilere dönüşmüş ve hücre denilen ifadenin hiç zannedildiği gibi basit bir kavram olmadığı ortaya konulmuştur. Hücrenin başlı başına bir fabrikasyon örneği oluşturduğu daha ince detayları ile açıklık kazanmış ve insanoğlu yanlış olan hipotezlerinden daha kolay kurtulmaya başlamıştır. Doğrular, doğruları doğurmuş ve bakteriler ile virüslerin gizemli dünyası da bu doğruların içerisinde yerlerini almışlardır.
Bakteriler ile uğraşan bilginler, antibiyotik denilen ilaçları bulmuşlar ve bu ilaçların keşfi ile beraber bir çok hastalıkta önlenmeye başlanmıştır. Yalnız bu ilaçların, zaman içerisinde etkinlikleri kaybetmeleri; tıbbi farmakoloklar tarafından endişe ile takip edilmiş ve olayın nedenleri araştırılmıştır. Bu olayların nedenlerinden iki tanesinin adı da bulunmuş ve bunlara “transdüksiyon ve transformasyon” adları verilmiştir. İki olayda birbirinden farklı olsa da sonuç itibari ile benzer ifadelerin oluşmasını sağlamaktadır.
Bunlardan ilki olan trandüksiyon ifadesinde bakterinin genetiği değişmekte ve bu değişikliğe bir tür virüs olan ve adına bakteriofaj denilen fajlar neden olmaktadır. Bu fajlar, önceden girmiş oldukları konak hücrenin DNA parçalarını yeni bakteriye taşımakta ve onunla replike olmaktadır. Eğer faj sadece konak hücrenin genetiğini taşıyorsa bu olay genel transdüksiyon; konak hücrenin genetiği ile beraber kendi genetiğini de taşıyorsa buna da özelleşmiş trasdüksiyon adı verilmektedir.
Transdüksiyon olayına benzer bir olayda trasformasyon adı verilen olaydır. Bu ifade de ise fark, bir faj ile genetik metaryel taşınmayıp doğrudan bakerinin içine geçiş söz konusudur. Genetik meteryal doğrudan bakterinin içine geçmekte ve bu olay nadir görülmektedir. Transformasyon olayı kalsiyum klorür veya sıcaklık olayı ile suni olarakta oluşturulabilmektedir

Doğanın Dengesini Bozan Etkenler 

İnsanoğlu çevresine baktığı zaman büyük bir uyumun olduğunu ve bu uyumun sürekli olduğuna tanık olmuştur.Mavi bir gökyüzünde uçan kuşlar,mavi bir denizde yüzen balıklar,yeşil ağaçların kenarlarından akan dereler ve buna benzer birçok şeyin dengeli bir biçimde yürüdüğünü görecektir. Ancak bu dediğim olayların 100 yıl önce daha dengeli ve düzenli olduğu görülecektir.Peki ne olmuştur da bu denge bozulmuştur.Doğal dengeyi bozan bir çok etken; daha doğrusu etkenler vardır.
Bu etkenlerin başında ise düşüncesizce kullanılan tarım ilaçları en başta yer almaktadır.Tarım ilaçlarının dengesiz bir şekilde ve tarıma uygun olmayan bir biçimde kullanılması sonucu,yetişen bitkiler dengesiz yetişmektedir.Yapılan araştırmalar tarımın yapılmadığı kutup bölgelerinde bile bu kimyasallara rastlandığı,bunun nedeninin ise tarımın yapıldığı ve bilinçsizce yapılan ilaçlama neticesinde doğada biriken ilaçlar olduğu tespit edilmiştir.Daha önceleri çokça kullanılan ve sonraları yasaklanan ddt gibi kimyasal ilaçların bırakın ilaçlamanın yapıldığı bölgelerdeki derelerde bulunmasını; kilometrelerce uzakta bulunan kutuplarda bile ortaya çıktığı tespit edilmiştir.Bu ilaçların birikimi sonucu ise denizdeki ve derelerdeki hayvanlar ölmekte;yetişen bitkiler ise hormonal dengesizlik içerisinde yetişmektedir.
Doğal dengeyi bozan maddelerden birisi ise yine bir kimyasal olan kloro-floro-karbon gazını içeren maddelerdir.Bu maddeler daha çok parfümeri ve yan ürünlerinde kullanılmaktadır.Bu kimyasallar ise ozon tabakası adını verdiğimiz üç moleküllü oksijen atomlarının iki moleküllü oksijen atomları haline dönerek bozulmasına neden olmaktadır.Ozon tabakasının bozulması yani delinmesi ise birçok tehlikeyi başında getirmektedir.Başlıca tehlike ise küresel ısınma olup bu nedenden dolayı kutuplarda bulunan buzullar erimekte ve Dünya’nın su seviyesi yükselmektedir.Bazılarınız zannedebilir ki;Ne güzel Dünya’daki su miktarı artacak…Hayır,artan tuzlu su olup bu suyun buharlaşması neticesinde oluşacak sera etkisi sonucu Dünya daha da ısınacak ve sonuçta yaşanamaz bir Dünya oluşmuş olacaktır.
Doğal dengeyi bozan diğer etmenlerden birisi de yine kimyasal maddelerden olup ve adına çöp dediğimiz şeylerdir.Mesela pet şişeler ve plastik kaplar,naylonlar gibi.Bunların doğadaki parçalanmaları yüzlerce yıl olup doğayı kirleten en önemli etkenler arasında yer almaktadır.Olay sadece göze çirkin görünme olayı olmayıp bu çöplerin meydana getireceği dengesizliklerde söz konusudur.
Doğal dengeyi bozan diğer bir etken ise bilinçsizce kullanılan araçlar olup bunların çıkardığı karbondioksit ve özelliklede parçalanması zor olan karbonmonoksit gazı doğayı kirletmekte ve canlıların soluduğu havaya zarar vermektedir.Bu gazlar aynı zamanda atmosferin üst tabaklarında birikmekte ve buda sera etkisine yol açıp Dünya’nın ısınmasına neden olmaktadır.
Doğal dengeyi bozan diğer etkenlerden ise fabrika ve ev bacalarından yükselen dumanları gösterebiliriz.Bu dumanlar doğal dengeyi olumsuz etkilemekte ve solunum yapma olayını güçleştirmekte,aynı zamanda yağan yağmurların asidik karakterli olmasına neden olmakta,bu ise bitki ve hayvanların zarar görmesine neden olmaktadır.Öyle ki,yağmurlar sadece o bölgeye yağmayıp kilometrelerce ötede bile yağmakta ve buda doğayı olumsuz etkilemektedir.
Doğal dengeyi bozan en önemli etken ise ağaçların biliçsizce kesilmesi olup,bo olay doğal dengeyi alt üst etmektedir.Erozyon adını verdiğimiz değerli toprağın kaybolmasına neden olan bu olay aynı zamanda Dünya’nın bir çöl haline gelmesine de neden olmaktadır.Ağaçların kesilmesi neticesinde havada karbondioksit oranı artmakta,bu ise sera etkisine neden olmakta,aynı zamanda canlılara zarar vermektedir.İnsanların enerji kaynaklarının yavaş yavaş tükenmesi,odun gibi yenilenebilir enerji ve hammadde kaynaklarının önemini bir daha ortaya koymakta ve buda insanların konuya daha dikkatli yaklaşmaları gerektiğine işaret etmektedir.
Doğal dengeyi bozan diğer bir etken ise desibel seviyesi yüksek olan ve gürültü adını verdiğimiz sestir.Bu ses canlıların ve özelliklede insanların yapısını bozmaktadır.Daha çok insanın psikolojisini etkileyen bu faktör,insanların daha sessiz şehirlere ve kasabalara göç etmesine neden olmaktadır.Ülkeler konu ile ilgili olarak yol kenarlarına bariyer yaptırmakta ve bu da araçların gürültüsünü bir nebzede olsa da ortadan kaldırmaktadır.
Doğal dengeyi bozan diğer bir etmen ise verici ve alıcı adını verdiğimiz sistemlerle çalışan elektronik sistemledir.Kansere bile yol açabilen bu sistemlerin fazla kullanılması uykusuzluğa ve insan dengesinin bozulmasına yol açmaktadır.
Doğal dengeyi bozan en önemli etken ise derelere ve denizlere akıtılan fabrika artıklarıdır.Bu artıklar hem çevrenin çok kötü kokmasına ve hemde suların kirlenerek canlıların ölmesine neden olmaktadır.
Doğal denge önemli bir konu olup bir makalede anlatılacak kadar basit bir konu değildir.Umarım başka makalelerde buluşuruz…

HOMEOSTATİK DENGE VE CANLI 

Doğada bulunan canlı ve canlı gruplarına bakıldığı zaman hep aynı döngü içerisinde yaşamlarını sürdürdükleri ve bu döngünün hep devam ettiği görülür. Nedir bu döngü? Bu soru güzel bir sorudur…
Canlılar yaşamları içerisinde doğarlar, gençlik ve olgunluk dönemlerini yaşarlar ve sonunda yaşlanıp ölürler. Tarih boyunca canlıları aynı akibet takip etmiştir. Belli başlı elementlerin karışması sonucu canlı organizma meydana gelmekte ve bu metabolik elementlerin çoğalması sonucu canlı büyümekte ve belli bir dönem sonunda canlı zayıflayıp ölmektedir. Yazımda bu metabolik elementlerin ayrıntısına girmek istemiyorum, ancak bu oluşum ve dengeli büyüyüp gelişme belli bir zincirleme reaksiyon sonucunda olmaktadır. İşte, bu zincirleme reaksiyonun kontrolü ve dengelenmesine bilim adamları “homeostatik denge” adını vermektedir.
Homeostatik denge, canlının dengeli bir anabolizma ve dengeli bir katabolizma eşliğinde varlığını sürdürdüğünü kabul eder. Kısaca, anabolizma yapım demektir ve katabolizmada yıkım demektir. İkisine beraber ise metabolizma adı verilmektedir.
Canlı doğumundan ergenlik dönemine kadar aktif bir anabolizma ile dengelenmektedir. Anabolizmanın yapım olduğunu söylemiştim, bu duruma göre ergenlik ve gençlik çağlarına göre vücuttaki yapım olayı yıkım olayından daha fazladır. Bu nedenle canlı gençlik dönemine kadar primer bir gelişim süreci içerisindedir ve hem boyca hemde yapıca gelişimi devam eder. Gençlik döneminden yaşlılık dönemine kadar ise anabolizma ile katobolizma eşit duruma gelmiştir. Yani vücuttaki yapım ile yıkım olayları eşit bir hale gelmiştir. Bu dönemde boyca ve yapıca gelişim yoktur. Sadece sekonder dediğimiz ve ikincil gelişim olarak adlandırılan bir gelişim sözkonusudur. Yağ tabakaları büyür, karında genişlemeler ve kemiklerde belli oranlarda(çok az) gelişmeler bu dönemde görülür. Homeostatik dengenin son dönemi olan yaşlılık yıllarında ise artık katabolizma anabolizmadan daha fazla olmaktadır. Yani yıkım olayı yapım olayından daha fazla gerçekleşmektedir. Sonunda da ölüm olayı kaçınılmaz olmaktadır.
Dengeyi bozmamak için aldığımız gıdaların dengeli ve sağlıklı olmasına özen göstermeliyiz. Unutmamalıyız ki, dengesiz ve sağlıksız beslenme insanın yapısının da dengesiz olmasına yol açar

Virüsler üzerine 

Hücrelerin sınıflandırması yapılırken genel olarak ikiye ayrıldığı belirtilmektedir.Prokaryotik hücre ve ökaryotik hücre olarak yapılan bu ayırım,genel bir ayırım şekli olup;bu hücre gruplarının alt bölümleri de belirtilmektedir.Mesela ökaryotik hücre iki gruba ayırılmakta ve bitki hücresi ile hayvan hücresi adı altında bir alt bölümler dizesi oluşturulmaktadır. Prokaryotik hücreler ise genel manada bakteri türü canlıları kapsamaktadır.Bakterilerin ise bir kısmı hücre dışında ve bir kısmıda hücre içerisinde hayatlarını sürdürmektedir.
Hücre içerisinde yaşamlarını sürdüren bakteriler örneğinde olduğu gibi,hücre içi parazit olan ve hücre dışında bakterilerden farklı olarak canlılık özelliği göstermeyen zorunlu hücre içi parazitlerine ise virüs adı verilmektedir.
Virüslerin tamamı hücre içerisinde yaşamlarını sürdürmek zorundadır.Bunların bir kısmı içerisine girdikleri hücreyi parçalayarak iş görür ki bunlar diğer virüs tiplerine göre daha tehlikelidir.
Virüsler,yapı itibari ile viral genomu taşıyan DNA ya da RNA moleküllerinden sadece birisini taşımaktadır.Viral genomun etrafını ise kapsomer birimlerinden oluşan ve kapsid adı verilen bir kılıf çevirir.
Viral genomu DNA olan virüsler içerisinde sadece parvovirüsler tek iplikli DNA taşımakta,diğer DNA virüsleri ise çift iplikli DNA taşımaktadır.RNA virüsleri ise reovirüsler hariç hepsi tek zincirli RNA taşırlar.
Bazı virüslerin etrafında ise zarf adı verilen yapılar yer almaktadır.Zarf taşıyan virüslere zarflı virüsler,taşımayanlara ise çıplak virüsler adı verilmektedir.
Virüslerin şekillerine bakıldığı zaman ise iki tip ile karşılaşmaktayız.Bu tipler simetri adı ile adlandırılmaktadır.Bunlar ise helikal simetri ve ikozohedral simetri(kompleks simetri) şeklinde sınıflandırılabilir.
Birde virüs benzeri yapılar bulunur ki bunların başında prion adı verilen yapıları örnek verebiliriz.Bu yapılar nükleik asid içermeyip protein içerirler.Pseudovirion adı verilen yapılarda ise kapsid içerisinde viral DNA yerine konakçı DNA sı vardır.Hücreleri enfekte ederler,ancak replike olmazlar.Birde viroid adı verilen yapılar vardır ki bunlar kılıfsız tek bir RNA molekülünden oluşurlar.RNA küçüktür ve protein kodlamaz.
Nezleden tümör oluşumuna kadar bir çok hastalığa neden olan virüslerden korunmanın en kolay yolu ise dezenfekte kurallarına uygun hareket etmek ve gerekli önlemleri(aşı gibi) önceden almaktır.Bu bizi ve ev halkımızı korumanın en etkin yoludur…

Hücre Ve Denge 

İnsanoğlu yapısı gereği sorgulayan ve araştırma yapmayı seven bir varlıktır. Tarih boyunca insanın bu özelliği değişmemiştir. Belki araştırma imkânı ve şartları farklı olmuştur, ancak araştırma sürmüştür. İlk yapılan araştırmalar biyoloji ve gökbilimleri olmuştur. Hakeza yapılan bu araştırmalar, biyolojide sistematik üzerine yoğunlaşmış ve gökbilimlerinde de falcılık üzerine yapılan astroloji üzerine olmuştur.
Tarihte bilinen en eski araştırmacı olan Aristo, yapmış olduğu çalışmalar neticesinde sadece biyoloji ilminde değil birçok ilimde temelleri atmıştır. Ancak yapmış olduğu biyolojik çalışmalar daha çok gözle görünen olayları temel almış ve biyolojik olan binlerce canlının sistematiğinin oluşmasına yol açmıştır.
Daha sonraki yüzyıllarda gelen bilginlerin araştırmaları ise biyoloji ilminin daha derin bir biçimde ele alınmasını ve bilinmesini sağlamıştır. Mikroskobun bulunması sonucu canlıların yapısı daha iyi ele alınmış ve canlıların çok küçük ve çok karmaşık yapılardan oluştuğu tespit edilmiştir. Ancak karmaşık yapının tespiti mikroskobun geliştirilmesinden sonra olmuştur. Yapılan ilk çalışmalarda görülen yapılar birer odaya benzetilerek odacık manasına gelen “hücre” adı ile adlandırılmıştır.
İlk zamanlarda hücrenin basit bir yapı olduğu zannedilmiş ve bu zan nedeniyle yanlış olan abiyogenez hipotezi ve yanlış olan evrim teoremi ortaya sürülmüştür. Ancak zaman içerisinde, mikroskobun gelişmesi ve özelliklede elektron mikroskobunun bulunması ile beraber hücre yapısının çok karmaşık sistemler bütünü olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmalar ve deneylerden sonra bu yanlış hipotez ve teoremlerde reddedilmiştir.
Hücre ve yapısı ile ilgili çalışmalar, büyük bir sistemler bütününü ortaya koymuştur. Öyleki, sadece hücre zarının bile karmaşık yapısı insanı hayrete düşürmüş ve de düşürmektedir.
Hücrelerin bir araya gelmesi sonucu dokular, dokuların bir araya gelmesi sonucu organlar, organların bir araya gelmesi sonucu sistemler ve sistemlerin bir araya gelmesi sonucu ise organizma meydana gelmektedir. Organizmada yer alan her bir hücre, diğer hücreler ile uyum içerisinde çalışmakta ve bu sayede organizmadaki denge sağlanmaktadır.
Sadece çok hücreli organizmalar değil, tek hücre formasyonuna sahip olan organizmalarda büyük bir denge içerisinde yaşamlarını sürdürmektedir.

Canlılarda Beslenme çeşitleri 

Testiler içerisinde su içen insanoğlu, testinin içerisindeki suyun zaman içerisinde bittiğini ve dereden tekrar su koyması gerektiğini görmüştür. Maddenin günlük yaşamı içerisinde kullanım özellikleri insanı bir noktaya getirmiştir… “Madde vardan yok, yoktan var olmaz.” Testinin içerisindeki suyu gözlemleyen insanoğlu, kendi kendine sorular sormuştur… Bu suya ne oluyor? İçtiğimiz suda ne gibi değişiklikler meydana geliyor? İnsanın neresinde su kullanılıyor? Bu ve buna benzer binlerce soru, yapısı itibari ile meraklı olan insanı araştırmalar yapmaya itmiştir. Suyu bardaktan içmeyi öğrenmeye başladıklarında ise insanlar, bu soruların cevaplarının bir kısmını bulmuşlardı. Maddenin değişimini, sobadaki kömürde gözlemlemeyi başaran insanoğlu, maddenin bir şekilden başka şekle girdiğini ifade etmiştir. Bu da yukarıda ifade ettiğim kanunu ortaya sergilemede ve ispatlamada önemli rol oynamıştır. Maddenin var olmasında ve yok olmasında büyük bir kudretin gerektiği ve bu kudretin insanın aciz bilgisi ile olmadığı ve olamayacağı aşikar bir şekilde ifadelerde yerini bulmuştur.
Yıllar içerisinde bilimsel temelleri kurmayı başaran insanoğlu, biyoloji ve kimya bilgilerini birleştirerek sentez ve ayrışım kavramları ile olaylara yeniden yön vermiş, bu olaylar zincirine katılan anabolizma ve katabolizma kavramları; madde de meydana gelen değişiklikleri daha güzel şekilde ortaya konulmuş veriler çerçevesinde karşılıklarını bulmuştur.
Evet, bütün canlılar beslenir ve aldıkları tüm besinlerde yukarıdaki kanuna uygun bir şekilde hareket eder; yoktan var olmaz, vardan yok olmaz, sadece şekil değişikliğine uğrarlar… Bu besinler ister diğer canlıların bedenlerinde üretilerek bir canlıya ulaşmış olsun, isterse dışarıdaki cansız varlıklardan alınmış olsun; sadece değişikliğe uğrarlar. Bu değişikliklerden bir kısmı enerji şekline dönüşümü bir kısmı da yapıya katılım şeklini ifade etmektedir.
Canlılar hareketlerini yapabilmek ve anabolizma ile katabolizma olaylarını kapsayan metabolizma faaliyetlerini yürütebilmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar ve bu ihtiyaçları kullandıkları besinler ile sağlarlar. Aynı zamanda büyüme faaliyetleri ile yapım ve onarım faaliyetleri içinde besinleri kullanmak zorundadırlar.
Ben ifade şekli ile size garip gelebilecek bir tarzı benimsedim, kullandıkları besinler ifadesini kullandım; bunun nedenini bundan sonraki açıklamalarımda daha iyi anlayacaksınız…
Bütün canlılar dışarıdan besin almazlar, bazıları kendi besinlerini kendileri üretirler; üreticiler teriminin karşılık bulduğu bu beslenme çeşidi yukarıdaki kullandıkları besinler ifadesini açıklamak için önemli bir ipucudur. Bu beslenme çeşidinde ya güneş ışığı vasıtası ile kendi besinlerini üreten bitkiler; ya da kimyasal maddeler ile kendi besinlerini üreten bakterileri örneklendirebiliriz. Üreticiler denilen bu gruptaki canlılardan güneş ışığını kullananlara fotoototrof, kimyasal maddeleri kullananlara kemoototrof canlılar adı ile adlandırıldıklarını bilmekteyiz. Genel adlandırma ise ototrof ( üreticiler) canlılar şeklindedir.
Bazı canlı grupları ise dışarıdan besinleri hazır şekilde almak zorundadırlar. Heterotrof (tüketiciler) canlılar şeklinde adlandırılan bu canlı grupları da kendi içerisinde gruplara ayrılmaktadır. Bunlardan et ile beslenenlere etcil, ot ile beslenelere otcul, hem et hem ot ile beslenelere de hem etcil hem otcul canlılar adı verilmektedir. Bu üç alt grubun yanında çürükcül yaşayanlar ile ortak yaşayan canlılarda ayrı iki alt grubu oluşturmaktadır. Çürükcül yaşayan canlılar özellikle doğadaki madde döngüsünde önemli görevler almışlardır. Ortak yaşayan alt grubu ise daha alt gruplara ayrılırlar. Bunlardan mutualist olan canlılarda, beslenen iki canlıda birbirinden fayda sağlamaktadır. Örnek olarak bu canlı grubuna likenleri verebiliriz. Likende yer alan mantarda algde birbirinden fayda sağlamaktadır. Ortak yaşayan canlılar içerisinde yer alan bir alt grupta kommensalist yaşam formudur. Bu formda beslenen canlılardan biri fayda görürken diğeri ne fayda ne de zarar görür. Vantuzlu balıklar ile köpekbalıkların yaşamı bu şekildedir. Ortak yaşam içerisinde yer alan son grup ise parazitlik olup bu canlı formlarında beslenen canlıdan biri fayda görürken diğeri zarar görmektedir. Bit, pire gibi canlılar en güzel örneği oluşturmaktadırlar…
Bu beslenme çeşitlerinden sonuncu tipte ise hem dışarıdan besin alma hem de besin üretme söz konusudur. Hem ototrof hem de heterotrof canlılar olarak adlandırılan bu canlı grubuna ise en güzel örneği böcekcil bitkileri verebiliriz

Yerli Dizi - Cinsel Yaşam